09 Eylül 2026 Çarşamba
İstanbul 26°
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Bir dili, bir düşünme biçimini reddetmek: Türkçe ‘ayımsızlaştırılıyor’

Türkçe resmen yasaklanmıyor. İncelikli bir şekilde değersizleştiriliyor. Bir dili bilimden dışlamanın en etkili yolu onu yasaklamak değil, o dilde bilim üretmeyi anlamsızlaştırmaktır. Bugün tartışmamız gereken mesele tam da bu. Bu yazıda önce durumu tanımlıyoruz.

Bir dili, bir düşünme biçimini reddetmek: Türkçe ‘ayımsızlaştırılıyor’
PROF. DR. FEHMİ KATIRCIOĞLU

Bilim dünyasında garip bir ölçü giderek yerleşiyor: bir düşüncenin değeri, ne söylediğinden önce hangi dilde söylendiğiyle ölçülüyor. İngilizce yazılmış sıradan bir düşünce kolaylıkla “uluslararası”, Türkçe yazılmış özgün bir düşünce ise daha baştan “yerel” sayılabiliyor. Sorun İngilizce bilmek veya İngilizce yayın yapmak değildir. Bilim insanının başka dillerde yazması, başka düşünce gelenekleriyle ilişki kurması kuşkusuz gereklidir. Sorun, bunun ötesinde, Türkçenin bilimsel düşüncenin taşıyıcısı olamayacağına ilişkin sessiz bir kabulün oluşmasıdır.

Tam bu noktada ayımsızlık kavramı açıklayıcı olabilir.

AYIMSIZLIK NEDİR?

Ayımsızlık, farklı olan şeylerin aralarındaki anlamlı ayrımlar silinerek aynı kategoriye yerleştirilmesi olarak düşünülebilir. Bu yalnızca bir sınıflandırma problemi değildir. Neyi ayırdığımız, neyi aynılaştırdığımız ve hangi farklılığı görünmez kıldığımız aynı zamanda bir iktidar meselesidir.

Bilimsel yayıncılıkta da benzer bir süreç yaşanıyor. “Uluslararası bilim” ile “İngilizce bilim” arasındaki ayrım giderek belirsizleşiyor. Böylece birbirinden farklı iki kategori neredeyse eş anlamlı hale geliyor: İngilizce = uluslararası = bilimsel. Bunun karşısında ise başka bir zincir kuruluyor: Türkçe = ulusal = yerel.

Asıl sorun tam burada başlıyor. Çünkü “yerel” sözcüğü bir süre sonra yalnızca coğrafi bir tanımlama olmaktan çıkıyor; örtük biçimde daha düşük bilimsel değer anlamına gelmeye başlıyor.

TÜRKÇENİN REDDİ NASIL OLUYOR?

Türkçe resmen yasaklanmıyor. Üniversitelerde Türkçe konuşuluyor, dersler veriliyor, kitaplar ve makaleler yayımlanıyor. Dolayısıyla karşımızda klasik anlamda bir “dil yasağı” yok. Daha incelikli bir mekanizma var: değersizleştirme.

Bir akademisyene “Bunu Türkçe yayımlarsanız uluslararası görünürlüğü olmaz” denildiğinde, başlangıçta teknik bir gerçeklik dile getiriliyor olabilir. Fakat bundan “Öyleyse önemli bilim Türkçe yapılmamalıdır” sonucuna geçildiği anda görünürlük meselesi epistemik bir hiyerarşiye dönüşür. Dilin dolaşım gücüyle düşüncenin bilimsel değeri birbirine karıştırılır.

Bir düşüncenin daha az insan tarafından okunması, onun daha az bilimsel olduğu anlamına gelmez.

DİL SADECE BİR AMBALAJ DEĞİLDİR

Dili, önceden oluşturulmuş düşüncelerin içine konulduğu nötr bir kutu olarak görmek de yanıltıcıdır. İnsan yalnızca bir dil aracılığıyla düşüncesini başkasına aktarmıyor; kavramlar, benzetmeler, anlam ayrımları ve tarihsel çağrışımlar aracılığıyla düşüncesini kuruyor.

Bu nedenle bir bilim dilinin zayıflaması yalnızca birkaç kelimenin kaybolması değildir. Bir kavramsallaştırma kapasitesinin zayıflamasıdır. Türkçenin bilim dili olarak kullanılmasının azalması, zamanla bilimsel kavram üretme kapasitesinin de daralmasına yol açabilir. Çünkü kullanılmayan bilim dili gelişmez; gelişmeyen bilim dili ise daha sonra gerçekten yetersiz görünmeye başlar.

Böylece kendi kendini doğrulayan bir döngü ortaya çıkar: Türkçe bilim için yetersiz görülür – Türkçe daha az bilimsel üretimde kullanılır – bilimsel terminoloji yeterince gelişmez – Türkçe gerçekten yetersizmiş gibi görünür. Sonra bu sonuç, başlangıçtaki önyargının kanıtı olarak sunulur.

ASIL MESELE İNGİLİZCE DEĞİL

Buradan İngilizce karşıtlığı çıkarmak büyük hata olur.

Bilim tarih boyunca diller arasında dolaşarak gelişmiştir. Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, Fransızca, Almanca ve İngilizce farklı dönemlerde geniş bilimsel iletişim alanları oluşturdu. Bugün İngilizce bilmeden uluslararası bilimsel tartışmaların önemli bir bölümünü izlemek son derece güçtür.

Dolayısıyla mesele “İngilizce mi Türkçe mi?” değildir. Doğru soru şudur: Neden birinin güçlenmesi diğerinin zayıflamasını gerektirsin? Bir araştırmacı uluslararası dergide İngilizce makale yayımlarken aynı zamanda Türkçede kavram üretebilir. Dünyadaki bilimsel tartışmalara katılırken kendi toplumunun bilim dilini geliştirebilir. Bunlar birbirinin karşıtı değildir.

AYIMSIZLAŞTIRMANIN SONUCU

Türkçenin geri çekilmesindeki daha derin tehlike burada ortaya çıkıyor. Dil ortadan kalkmıyor fakat belirli düşünce alanlarından çekiliyor. Gündelik hayat Türkçenin, ileri bilim İngilizcenin alanı haline gelirse iki dil arasında yalnızca işlevsel değil, hiyerarşik bir ilişki kurulmuş olur. Bir dil “evin dili”, diğeri “bilginin dili” haline gelir.

İşte ayımsızlık burada çalışır: uluslararasılaşma ile İngilizceleşme arasındaki ayrım silinir. İngilizceleşmeye itiraz eden herkes uluslararasılaşmaya karşıymış gibi gösterilebilir. Oysa bunlar aynı şey değildir. Uluslararasılaşmak dünyayla ilişki kurmaktır. İngilizceleşmek ise bu ilişkinin araçlarından yalnızca biridir.

TÜRKÇEYİ SAVUNMAK NE DEMEKTİR?

Türkçeyi savunmak yabancı kelimeleri avlamak değildir. Her yabancı sözcüğe Türkçe karşılık bulmak da tek başına bilim dili yaratmaz. Asıl mesele Türkçede düşünce üretmektir. Yeni kavramların oluşturulabildiği, eski kavramların yeniden tartışılabildiği, bilimsel anlaşmazlıkların ayrıntılı biçimde ifade edilebildiği bir Türkçe gerekir. Çünkü güçlü bilim dili, sözlük kararıyla değil, kullanılarak oluşur.

Türkçenin bilim dili olup olamayacağına teorik olarak karar vermeye de gerek yoktur. Bir dilin bilim dili olmasının en etkili yolu o dilde bilim yapmaktır.

Dilbilim açısından dilleri “ilkel” ve “gelişmiş” diye doğal bir hiyerarşiye yerleştirmek savunulabilir bir yaklaşım değildir. Diller karmaşık düşünceleri ifade edebilecek sistemlerdir; farklılık, kendiliğinden üstünlük veya aşağılık anlamına gelmez. Dil ideolojileri üzerine çalışmalar da dil hakkındaki “doğal” görünen değerlendirmelerin toplumsal aidiyet, eğitim ve kimlik sınırlarıyla ilişkilendirilebildiğini gösteriyor.

BİR DİL KAYBOLMADAN DA KAYBEDİLEBİLİR

Bir dili kaybetmenin tek yolu insanların o dili konuşmayı bırakması değildir. Bir dil sokakta yaşayabilir ama laboratuvardan çekilebilir. Evde yaşayabilir ama üniversiteden çekilebilir. Edebiyatta yaşayabilir ama kuramsal düşünceden çekilebilir. Böyle bir dil ölmemiştir.Fakat bilginin belirli alanlarından dışlanmıştır. Türkçe açısından üzerinde durmamız gereken tehlike budur.

İngilizceyi daha iyi öğrenmeliyiz. Dünyadaki bilimsel üretimi takip etmeli, uluslararası dergilerde daha fazla yayın yapmalı, bilimsel dolaşıma daha güçlü biçimde katılmalıyız. Ama bunun bedeli Türkçeyi düşüncenin ikinci sınıf dili haline getirmek olmamalıdır. Çünkü mesele yalnızca hangi dilde konuştuğumuz değildir. Hangi dilde yeni bir şey düşünebildiğimizdir.

Ve belki de asıl reddetmemiz gereken Türkçe değil, bilimsel değer ile dilsel güç arasındaki farkı göremeyen bu ayımsızlıktır.

Türkçe