3 şehir 1 ülke
Türkiye’de geçen yıl 2 milyon 475 bin kişi bir ilden başka bir ile taşındı. Bunların 488 bin 643’ü tayin, iş değişikliği, işe başlama ya da iş bulma nedeniyle şehir değiştirdi. Kabaca söyleyelim: İller arasında göç eden her 5 kişiden 1’i, işin peşinden gitti. Peki nereye mi? Elbette 81 il içinde büyük olarak tanımlanabilen ve ağzına kadar dolup taşmış 3 şehre…
İş için en fazla tercih edilen şehir yine İstanbul oldu; onu Ankara ve İzmir izledi. Bu rakam göçten çok başka bir durumun vahametini işaret ediyor: Türkiye’de ekonomik fırsatın coğrafyasını. Bir insanın daha iyi bir iş için şehir değiştirmesinde elbette garip bir taraf yok. Sorun, bunun yüz binlerce insan için tercih olmaktan çıkıp ekonomik zorunluluğa dönüşmesi. Çünkü kalkınma politikası yalnız yeni iş üretmekle ilgili değil, o işin ülkenin neresinde üretildiğiyle de ilgili.
Zorunlu metropol göçebeliği
Türkiye’nin nüfusu 86 milyon 92 bin. İstanbul’da 15 milyon 754 bin kişi yaşıyor. Yani ülkedeki neredeyse her beş kişiden biri tek bir şehirde. Ankara 5,9 milyon, İzmir 4,5 milyon nüfusa sahip. Üç büyükşehir birlikte Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 30’unu barındırıyor.
Ekonomik yoğunlaşma ise nüfustan daha yüksek. Son açıklanan il bazında verilere göre İstanbul tek başına Türkiye ekonomisinin yüzde 29,2’sini üretiyor. Ankara’nın payı yüzde 10,5, İzmir’in yüzde 5,7. Yani nüfusun yaklaşık yüzde 30’unu barındıran üç şehir, toplam ekonomik üretimin yüzde 45’inden fazlasını gerçekleştiriyor. İlk beş ilin payı yüzde 53’e ulaşıyor. Nitekim bölgesel kalkınma tartışmasının asıl problemi tam burada.
Bu tablo yalnızca nüfusun değil, sermayenin, istihdamın ve fırsatların da birkaç merkezde toplandığını gösteriyor.
Mekânsal fırsat açığı ve kalkınma
Aslında iş ile yaşanılan yer arasındaki bu kopuş hem yeni bir şehircilik tartışması değil. Bir yanı da tamamen kalkınma tartışması. Amerikalı ekonomist John Kain, 1968’de Chicago ve Detroit üzerinden geliştirdiği “mekânsal uyumsuzluk” yaklaşımında, insanların yaşadığı yer ile iş yeri arasındaki mesafenin istihdama erişimi bozduğunu gösteriyordu. Kain’in çalışması dönemin ABD’sindeki fırsat coğrafyasına odaklanıyordu; İş başka yerde, insan başka yerdeyse coğrafya ekonomik eşitsizliğin parçasına dönüşüyor.
Hatta bu konu Kain’den çok daha önce başka bir açıdan tartışılmıştı. Daniel Burnham ve Edward Bennett’in 1909 tarihli Chicago Planı, kenti yalnız merkezden ibaret görmeyen, ulaşımı, yerleşimi ve ekonomik gelişmeyi bölgesel ölçekte ele alan ilk büyük planlama örneklerinden biriydi. Planın ayırt edici tarafı “kapsamlı, sistematik ve bölgesel” düşünmesiydi.
İngiltere ise 2. Dünya Savaşı sonrasında büyük kentlerdeki aşırı yoğunluğu, New Towns programıyla 32 yeni kent kurarak azalttı. Bu yerleşimlerin amacı yalnız konut yapmak değildi; ekonomik faaliyeti ülkeye daha dengeli yaymak ve büyükşehirlerin üzerindeki nüfus baskısını azaltmaktı. Bugün bu kentlerde yaklaşık 2,8 milyon insan yaşıyor. Yani nüfusu işin peşinden sürüklemek yerine, ekonomik faaliyeti nüfusun bulunduğu yere taşımayı başardılar.
Yerinde gelecek hakkı
Türkiye’de bugün yaşadığımız sorunu belki de artık “mekânsal fırsat açığı” diye tarif etmek gerekiyor. Bir şehirde yaşamak mümkünken orada kariyer yapmak, gelir artırmak veya nitelikli işe ulaşmak mümkün değilse, zorunlu metropol göçebeliği kalkınma modelimizin ürettiği yapısal bir sonuca dönüşüyor.
Bu anlamda sürdürülebilir kalkınmanın meselesi herkesi üç büyük şehre taşıyıp o şehirleri daha da yaşanamaz hale getirmek değil. Ekonomik fırsatın ülke geneline yaymak, büyükşehirleri aşırı yükten kurtarmak. Aksi politikalar Anadolu’nun birçok kentinde nüfus kaybını ve ekonomik daralmayı kalıcılaştırıyor. Bölgesel eşitsizlik böylece yalnız gelir farkına değil, insanların nerede yaşayabileceğini belirleyen bir yaşam ihtimali farkına dönüşüyor.